Kimim ben?
Klavyenin başına geçince bambaşka dünyalar kuran mı,
yoksa kapattığında kendi dünyasını rafa kaldırdığını fark eden mi?
Herkes için doğru kelimeleri bulan mı,
yoksa kendine gelince susan mı?
Başkalarının hikâyesini büyüten mi,
yoksa kendi hikâyesini küçülten mi?
Gördüğünü anlatan mı,
yoksa anlatılması isteneni gösteren mi?
Gerçeği bilen mi, yoksa gerçeği şekillendiren mi?
Her detayı düşünen mi,
yoksa kendi detaylarını atlayan mı?
Ekranda güçlü duran mı,
yoksa ekran kapanınca dağılan mı?
İnsanlara ne hissetmeleri gerektiğini hissettiren mi,
yoksa ne hissettiğini bilmeyen mi?
Herkesi bir yere ait hissettiren mi,
yoksa kendini hiçbir yere ait hissedemeyen mi?
Yaptığı işin içinde var olan mı,
yoksa yaptığı işin içinde kaybolan mı?
Şekersiz Türk kahvesi tadında gerçekleri seven mi,
yoksa her şeyi yumuşatmadan kabullenemeyen mi?
Ben gerçekten bu muyum…
yoksa sadece iyi yönettiğim bir algı mı?
Belki de bu sorunun cevabını net bilmiyorum.
O yüzden yazıyorum. Bazen sadece durup ne düşündüğümü yakalayabilmek için,
bazen de gün içinde kaybolan o küçük “ben” parçalarını toparlayabilmek için.
Çünkü fark ettim ki yazmak sadece işin bir parçası olduğunda, bir yerden sonra otomatiğe bağlanıyor; aynı cümleler, benzer hisler, tanıdık kalıplar… ve arada bir yerde ben eksiliyorum. Burası o boşluğu fark etmek için belki, belki de tamamen doldurmak için değil—sadece görmezden gelmemek için.
Kendimi hatırlamak için.
Paslanmamak için.
Ve belki de… gerçekten kim olduğumu yeniden bulmak için.
Yorum bırakın