
Bazen ortada elle tutulur hiçbir şey yokken bile insanın içi sıkışıyor. Gün normal akıyor aslında; yapılması gerekenler yapılıyor, konuşmalar yapılıyor, hatta yer yer gülünüyor da. Dışarıdan bakınca her şey olması gerektiği gibi. Ama içerde, tam tarif edilemeyen bir ağırlık var.
Bunu bir şeye bağlayamıyorsun. “Şundan oldu” diyemiyorsun mesela. Büyük bir kırılma yok, net bir hayal kırıklığı yok. Ama yine de eksik bir şey var gibi. Sanki bir şey uzun zamandır yerinden oynamış da sen fark etmemişsin gibi.
Gün içinde çok belli etmiyor kendini. İnsan zaten günün akışında çoğu şeyi erteliyor. Duygular da dahil. Ama akşam olunca, o gürültü azaldığında, içindeki o belirsiz his biraz daha görünür oluyor. İşte o an, neye üzüldüğünü bilmemek daha da ağır geliyor.
Çünkü mesele aslında tek bir şey değil.
Zamanında önemsenmemiş küçük kırılmalar. Üzerine düşünülmemiş duygular. “Boşver” deyip geçilen anlar. Hepsi bir yerde birikiyor. Ve bir gün, hiçbir sebep yokmuş gibi hissettiğin o ağırlıkla karşına çıkıyor.
Belki de bu yüzden insan neye üzüldüğünü tam olarak bilmiyor. Çünkü o his, tek bir ana ait değil. Parça parça, zaman içinde oluşmuş bir şey.
Ve garip olan şu ki, bazen bunu çözmeye çalıştıkça daha çok yoruluyorsun. Her şeye bir anlam bulmak, her duyguyu açıklamak zorundaymışsın gibi geliyor. Oysa bazı şeylerin net bir cevabı yok.
Bazen sadece vardır.
Ve sen onunla kalmayı öğrenene kadar kendini tekrar eder.
Belki de mesele neye üzüldüğünü bulmak değil. Belki de ilk defa, içindeki o şeyi gerçekten fark etmektir. Adını koyamıyor olman, onun gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece biraz daha derinde olduğunu gösteriyor.
O yüzden bazen kendine bu kadar yüklenmemek gerekiyor. Her duyguyu çözmek zorunda değilsin. Her hissin bir açıklaması olmak zorunda değil.
Bazen sadece hissetmek yeterli.
Şekersiz Türk kahvesi tadında bir his bu.
Ne tam acı diyebiliyorsun, ne de alıştım.
Yorum bırakın